http://standuptiyatroizle.tr.gg/ http://standuptiyatroizle.tr.gg/ http://standuptiyatroizle.tr.gg/ http://standuptiyatroizle.tr.gg/ http://standuptiyatroizle.tr.gg/
http://standuptiyatroizle.tr.gg/ http://standuptiyatroizle.tr.gg/ http://standuptiyatroizle.tr.gg/ http://standuptiyatroizle.tr.gg/ http://standuptiyatroizle.tr.gg/
http://standuptiyatroizle.tr.gg/ http://standuptiyatroizle.tr.gg/ http://standuptiyatroizle.tr.gg/ http://standuptiyatroizle.tr.gg/ http://standuptiyatroizle.tr.gg/
http://standuptiyatroizle.tr.gg/ http://standuptiyatroizle.tr.gg/ http://standuptiyatroizle.tr.gg/ http://standuptiyatroizle.tr.gg/ http://standuptiyatroizle.tr.gg/

ONLİNE STAND UP TİYATRO OYUNLARI SHOW GÖSTERİLERİ FULL İZLE
Ip Adresin:23.22.136.56Bugün:22Online: Tıklanma:367Burdasın:Ä°rtica nedir?

Loading

ONLİNE STAND UP TİYATRO OYUNLARI SHOW GÖSTERİLERİ FULL İZLE

İrtica nedir?

1-SAYFA 2-SAYFA 3-SAYFA 4-SAYFA 5-SAYFA        
İrtica nedir?
* Türk Dil Kurumu: Gericilik

* Diyanet İşleri Başkanlığı: İrtica, Arapça kökenli bir kelime olup 'geriye dönmek' anlamına gelen 'Rucü' mastarından türetilmiştir. Türkçe'mizde, eski düzeni getirmeye çalışmak anlamını ifade eder. Bir yönüyle dinden sapmak, tekrar cehalet ve şirk hayatına dönmektir.

* İç Güvenlik Strateji Belgesi: Devletin anayasada belirlenen demokratik, laik, sosyal, hukuki, siyasi ve iktisadi yapısını ortadan kaldırarak dini esas ve prensiplere dayanan bir devlet kurma amacını güden faaliyetlerdir.

kısaca İrtica kelimesinin sözlük anlamı gericiliktir. İrticai faaliyetlerde bulunanlar, toplumun sahip olduğu çağdaş değerleri reddedip akla ve bilime aykırı eylemlerde bulunarak çağ dışı bir düzeni geri getirmeye çalışırlar. Her türlü gelişim, değişim ve yeniliğe karşı tavırlı olmak irticanın en önemli özelliğidir.

Terakkinin zıddı olan irtica kelimesi, Arapça "Ricat" kökünden türetilmiştir. “İstif’al” babından “İrtica” olarak dilimize girmiştir. Lügatte “Geri dönmek” demekolan bu kelime Türkçe’mizde; toplumda yeniliklere değer vermeyip, her yönüyle eskiyi özlemek veya eski düzeni getirmeye çalışmak anlamını ifade eder. Bu kelimenin batı dillerindeki karşılığı, "Etkiye karşı, tepki göstermek" manasına gelen bu kavram, İngilizce’de "Reaction", Fransızca’da "Réaction" ve Almanca’da "Reaction" kelimeleriyle karşılanmaktadır.


İrtica kavramı dinî alanda da farklı biçimlerde algılanmaktadır. Bir yönüyle, dinden sapmak, tekrar cehalet ve şirk hayatına dönmektir. Örneğin, Hz. Ebu Bekir’in hilafeti döneminde, Yemen ve Necd Araplarından bir kısmı daha önce İslam’a girdikleri halde Cahiliye dönemindeki örf, adet ve batıl inançlarına geri dönmeye teşebbüs etmeleri, özellikle zekât vermemeleri ve savaşlarda görev almaktan kaçınmaları adı geçen halife tarafından şiddetle mücadele edilmesi gereken irticaî bir hareket olarak görülmüştür.


Gerçek anlamda irtica, dinin özünden uzaklaşmak ve dini, temel ilkelerine aykırı olarak algılamak ve yorumlamaktır. Buna göre irtica, kendini dindar sanan kimselerin, bilerek veya bilmeyerek din kurallarından uzaklaşması, dinin özünü bir tarafa bırakmasıdır. İslâm’ın zahirine sıkı sıkıya bağlı kalmanın esas olduğunu ileri sürüp, bu esasa riayet etmeyen insanları dışlayan, onlara hayat hakkı tanımayan Haricilerin hareketi bu konuda bize çok iyi bir örnektir.


Şu halde, irtica dinden geriye dönüş ve hakdan ayrılmadır. Dinin irtica ile alakası dinin yanlış anlaşılmasından ibarettir. Din irticayı reddeder. Her iki kavram, birbirinden farklıdır. Ancak, günümüzde dini bilmeyen aydınlar irticayı din ile karıştırmaktadırlar. Esas itibarıyla irticanın göz önünde bulundurulması gereken yönü, sosyal boyutudur. Din alanındaki irtica kavramı da, sosyal alandaki tanımının dine uygulanması şeklindedir.

Kur’anda İrtica (=Cahiliye)
“CHL” kökünden türemiş olan “Cehalet” kelimesi “bilgisizlik” anlamından ziyade “yanlış bilmek” anlamında kullanılmaktadır. Kur’an bilmemeyi “Ümmi” kelimesi ile ifade eder. Nitekim peygamberimiz (SAV) okuma yazma bilmediği için “Nebiyy-i ümmi” olarak isimlendirilirken zamanına göre iyi bir eğitim almış olan Ömer Bin Hişam, “Ebu Cehil” yani “cehaletin babası” olarak isimlendirilmiştir. İslamiyet “OKU !” emri ile başladı ve en büyük mücadelesini cehalete karşı verdi, vermeye de devam etmektedir.


Cehalet İslamın en büyük düşmanıdır. Bunun için İslamiyetten önceki vahşet dönemine “Cahiliyye Dönemi” denmekte, o zamanki adetlere de “Adât-ı Cahiliyye” denilmektedir. Bu vahşi adetlerin en belirgin ve en mühim olanlarını Kur’an-ı Kerim açıkça ifade ederek bunlardan kaçınmayı emretmiştir. Bunlardan anlaşılmaktadır ki “Cahiliyye” bir dönem olmaktan ziyade bir zihniyettir. Bu zihniyet her zaman hükmünü icra etmek için fırsat ve zemin bulabilir. Yoksa geçmişte kalan bu adetlerin bizi ve Kur’anı ilgilendirmemesi gerekirdi.

Peyami Safa, bu konuda şunları söylemektedir: "Batılıların Révolution dedikleri kavram, TürkçeÕde hatalı bir şekilde inkılap veya ihtilal olarak ifade edilmiş, sonra bu tabir devrim kelimesiyle karşılanmaya çalışılmıştır. Hâlâ, kimi inkılap, kimi ihtilal, kimi de devrim demeye devam etmektedir. Batılıların Réaction dedikleri kavram da dilimize, yine yanlış olarak, "irtica" şeklinde geçmiştir. Şimdi bu iki kavram "ilericilik" ve "gericilik" diye karşılanmaktadır. İlericilik, ne devrim, ne inkılap, ne de ihtilali ifade eder. Herhangi bir normal ıslahat hareketi de ileri bir harekettir. Gericiliğe gelince, bu esasen Réaction kavramını karşılamayan Arapça irtica kelimesinden tercüme edilmiş, ne fizikteki, ne kimyadaki, ne fizyolojideki, ne psikolojideki, ne sosyolojideki, ne de felsefedeki Réaction terimine karşılık olmayan hatalı bir terimdir. TürkiyeÕye televizyon gelirse bu bir ileri tekniktir, fakat ne inkılaptır, ne ihtilaldir, ne de devrimdir. 1935 model bir otomobilin tekniği de geridir, fakat böyle bir arabayı kullanmak gericilik değildir."

Hilmi Ziya Ülken de, irtica meselesiyle ilgili yazdığı bir yazısında, bu kavramın bizdeki anlam ve kullanılışının BatıÕdakinden farklı olduğunu şu cümleleriyle ifade etmektedir: "BatıÕda değişimler toplumun alt kesimlerinden gelip mevcut iktidarları sarsmıştır. O nedenle gericilik adı verilen tepkiler, reaksiyonlar iktidar mevkiinden yukarıdan geldiği halde, Orta DoğuÕda halktan gelmektedir. BatıÕda reaksiyon şuurlu bir şekilde siyasi, ictimai bir cereyan, asri silahlara sahip bir düşünce tarzı olduğu halde, DoğuÕda irtica cemiyetin biricik çıkar yolu olan hareketi taassup ve skolastikle, bilgisiz kütle homurtusu ile karşılayan, tarifsiz ve sistemsiz bir cereyan olarak kaldığı için pejoratif bir manada kullanılmıştır."

İrtica meselesinin iyi anlaşılabilmesi için irtica ile bağlantısı olan diğer kavramların da net bir şekilde ortaya konulması önem arz etmektedir. Bu çerçevede, din kavramının nasıl anlaşılması, gerek bireyin ve gerekse toplumun hayatında nasıl ve ne derecede yer alması gerektiği hususunun öncelikle açıklığa kavuşturulması gerekir. Din, insanın insanlığını en iyi şekilde gerçekleştirebilmesi için bir araçtır. Din, insanlığın önüne bir takım iman ve ahlak ilkeleri koyan bir sistemdir ve insan hayatına anlam kazandırmak için, toplumun birlik ve beraberliğini sağlamak, toplumsal barışı gerçekleştirmesine katkıda bulunmak için vardır. Bir başka ifadeyle din, insanların kendileriyle, içinde yaşadıkları toplumla ve Yüce Yaratıcı ile barış içinde yaşamalarını sağlamak için gelmiştir. Bu itibarla insanların mutsuz olmasına vesile olacak her türlü fiil, hangi amaç için gerçekleştirilirse gerçekleştirilsin, dînî olma özelliğine sahip olamaz.

Bu konuda açıklığa kavuşturulması gereken bir başka önemli nokta da, din-devlet, din-siyaset ilişkisidir. Bu konuda toplum aydınlatılmadan din istismarını ve irticai tezahürleri toplumdan silip atmak mümkün değildir.

Din konusunda yeterince bilgi sahibi olmayan insanlar kendilerine din adına telkin edilen her şeyi dinin aslındanmış gibi algılayarak sahiplenmek isterler. Bu insanlar, yapılacak yanlış telkinler ile din adına devlet düşmanı haline getirilebilirler.

Bu konuda açıklığa kavuşturulması gereken bir başka konu da, irtica ile doğrudan veya dolaylı ilgisi olan, muhafazakarlık, ilericilik, yobazlık, softalık, köktendincilik (fundementalizm), şeriat vb gibi kavramlardır.

Bu itibarla Türk aydınlarına, ilahiyatçılarına, din adamlarına ve Devleti yönetenlere, bu konuyu ivedilikle sosyal bilimsel araştırmaların araştırma konusu haline getirme ve gerekli çalışmaları bir an önce yaparak toplumu aydınlatma görevi düşmektedir. Bu görev yerine getirilmediği takdirde toplumda kavram kaosu yaşanacak ve keyfilik hakim olacaktır.

Şunu belirtmeliyiz ki, son zamanlarda irtica konusunda yapılan tartışmalarda ne dindar insanlar, ne de laik ve demokratik söylem biçimlerini öne çıkaran kimseler, çok iyi sınav verememişlerdir. İrtica tartışmalarının doğurduğu ortamı fırsat bilerek bir takım insanlar, İslamÕa olan yabancılıklarından dolayı, dini toplumsal ilerlemenin önünde engel olarak görme düşüncesine istinat ederek, TürkiyeÕde yaşanan toplumsal-siyasal hayata ilişkin olumsuzlukların İslamÕdan kaynaklandığını ileri sürmüşler ve dinle ilgili her türlü tezahürü çağdışılık ve irtica olarak nitelendirmişlerdir. Bu arada dindar insanlar da, hislerini ve önyargılarını aşıp, konuyu sağlıklı bir şekilde enine boyuna tartışma zeminini oluşturamamışlardır. Tabiatıyla bu durum, toplumda zıtlaşmaların, kamplaşmaların oluşmasına zemin hazırlamış ve irticaî kesimlerin toplum tabanında taraftar bulma ihtimalini daha da güçlendirmiştir.

Hiç kuşkusuz irtica sorunu insan kaynaklı bir sorundur ve sadece bizim ülkemizde görülen bir husus da değildir. İnsan kendisinin neden olduğu bu sorunu çözebilecek bir kapasitede yaratılmıştır. Hiçbir sorun çözümsüz değildir. Ancak sorunların çözülmesi için, bir iradeye ihtiyaç vardır. Türkiye mevcut birikim ve potansiyeli itibarıyla bu sorunu kökten halledebilecek güce ve enerjiye sahip bir ülkedir. Yeter ki bu sorunun çözümlenmesi için, iradesini ortaya koyabilsin. Nitekim, bugün bu irade ülkemizde ortaya konmuştur. Ancak önemle göz önünde bulundurulması gereken bir husus vardır ki, o da sorunun çözümlenmesinde takip edilecek stratejinin ülke gerçeklerine uygun olarak belirlenmesidir. Aksi taktirde çözülebilir nitelikte olan sorun, çözümsüz hale gelebilir ve insanlar arasındaki bu zıtlaşmalar, Devlet-millet zıtlaşması tehlikesini doğurabilir.

Osmanlıların son dönemlerinde görülen ve irticai nitelikli özellikler ve motifler taşıdığı ileri sürülen hareketler şunlardır:

a) Genç Osman Olayı

Osmanlı İmparatorluğuÕnda yenilik hareketlerine ilk teşebbüs eden hükümdar Genç Osman diye tanınan I. OsmanÕdır. Bilindiği gibi Genç Osman bu uğurda hayatını kaybeden ilk padişahtır.

Genç Osman, bozulan Yeniçeri ve Sipahi ocaklarını ortadan kaldırmak ve yerine Anadolu, Suriye, Mısır Türkleri ile Türkmenlerden bir ordu kurmak istemiştir. Genç OsmanÕın bu girişimi, ilmiye sınıfının o zamana kadar sahip olduğu siyasi ve mali çıkarlarına ters düşmüş ve bu sınıfın nüfuzunu da tehdit etmiştir. Bu yüzden ilmiye sınıfı, sahip oldukları bütün imkanları kullanarak yapılmak istenen bu yenileşme hareketini engellemek istemişler ve bunun için askeri ocakları kışkırtmışlardır. 18 Mayıs 1622Õde yeniçeri ve sipahi ocakları, ilmiye sınıfının alt sırasında bulunanlarla birleşerek isyan etmişlerdir. AtmeydanıÕna giderek Şeyhülislam Hocazade Esad Efendiden fetva almış ve Padişahın hocası Ömer EfendiÕnin evini yağmalamışlardır. 19 MayısÕta AtmeydanıÕna yürüyerek bazı devlet adamlarını öldürüp, saraya girerek I. MustafaÕyı tahta çıkarmışlar ve Sadrazam Dilaver PaşaÕyı katletmişlerdir. Bu isyan sırasında YedikuleÕye götürülen Genç Osman, 20 Mayıs 1622 tarihinde öldürülmüştür. Genç OsmanÕın giriştiği bu yenilik hareketine, birtakım insanların dini gerekçeler öne sürerek tepki göstermesi, Osmanlı tarihinin ilk irtica hareketi olarak değerlendirilmiştir.

b) Kadızâdeliler İsyanı

Bu hareket, Tarikat-ı Muhammediye mensubu Birgili Mehmet Efendinin fikirlerini benimseyen çok dar görüşlü kimselerin meydana getirdiği bir isyan hareketidir. O dönemlerde Osmanlı Devleti, ihtilallerle sıkıntılı günler geçiriyordu. Genç Osman öldürülmüş, dehşetli bir kardeş kavgası bütün imparatorluğu sarmıştı. Şehit hakanın tahttaki kardeşi Dördüncü Murat henüz çocuk yaştaydı. Devleti Kösem Valide Sultan yönetiyordu. Kan gövdeyi götürürken, fırsattan istifade İran, BağdatÕı ele geçirmişti. Yeteneksiz ve değersiz vezirler iş başına geçiyordu. Bu arada 1620 yılına doğru BalıkesirÕden İstanbulÕa Kadızâde Mehmet Efendi adında bir din adamı geldi. Bir müddet sonra Sultan Selim CamiiÕne vaiz oldu. Cuma günleri kendisini dinlemeye gelen heyecanlı cemaatına ateşli vaazlar veriyordu. Vaazlarında, İslam ve dünya tarihinin gördüğü en kudretli ve görkemli devletin, dinden sapıttığı için bu duruma düştüğü fikrini telkin ediyordu. Kadızâde Efendiye göre, camilere minarelerin yapılması, bir sürü tarikatın oluşup halkın camiler yerine tekkelere dolması, KurÕan-ı KerimÕin, ezanın, naÕtların, tekbirin mûsiki ile okunması, Mevlevilerin bir rakstan ibaret bulunan semaÕı ibadet kabul etmeleri, türbelere adaklar adanması, Mevlit okunması, Peygamberimizin babası AbdullahÕa saygı gösterilmesi dinsizlik ve küfür alametiydi. Bunların hepsi ona göre bidat-i kabiha idi. Hiçbiri peygamberimizin devrinde yoktu. Hepsi dinimizin saflığını bozan şeylerdi. Hz. MuhammetÕten sonra yapılan bütün yenilikler müspet ilimler dahil olmak üzere haramdı. İşte sonunda İslamÕın kalesi olan OsmanÕlı Devleti, Cenab-ı HakkÕın gazabına uğramış, bu hallere düşmüştü.

Bu vaazları dinleyen Kadızâdeliler, kışkırtma sonucunda, 02 Ekim 1656Õda Fatih camiinde toplandılar. Bu kişilerin amacı, İstanbulÕda bulunan tekkeleri, camilerin birden fazla minarelerini yıkmak, Hz. MuhammetÕten sonra yapılan bütün yenilikleri ortadan kaldırarak, kendi görüşlerine uygun bir düzen kurmaktı. Girişilen isyan hareketi, Köprülü Mehmet Paşa tarafından bastırılmıştır.

Yeniliğe karşı çıkma biçiminde kendini gösteren bu hareket de Osmanlı tarihinde müşahede edilen ikinci önemli irtica tezahürü olarak kabul edilmektedir.

c) Patrona Halil İsyanı

Bu isyan, OsmanlıÕda yenilik hareketlerinin başı sayılan Nevşehirli Damat İbrahim Paşa ile çevresindeki yöneticilere karşı girişilen bir irtica hareketidir. Matbaanın kurulması dahil, yapılan yenilik ve imar faaliyetlerine karşı olan bazı kimseler, Arnavut Patrona Halil ile birlikte 28 Eylül 1730 tarihinde isyan hareketi başlatarak "Şer ile davamız vardır. Muhammet ümmetinden olanlar bayrak altına gelsinler" diyerek halkı ayaklandırmışlardır.

1450Õli yıllarda AvrupaÕda icat edilen matbaanın II. Beyazıt zamanında İstanbulÕda kurulması için izin talep edildiğinde, bazı din uleması; matbaanın yalnızca Museviler tarafından kurulması, Türkçe ve Arapça eser basılmaması kaydıyla buna cevaz vermişlerdir. 1727 tarihinde, yani 234 yıl sonra padişah III. Ahmet zamanında İbrahim MüteferrikaÕya KurÕan-ı Kerim ve dini eserler basılmaması şartıyla matbaa kurma izni verilmiştir.

İşte Patrona Halil isyanı, 1730 yılında, matbaanın kurulmasına verilen bu izinden dolayı çıkmıştır. Şeyhülislam Abdullah Efendinin asileri desteklemesi üzerine III. Ahmet tahttan indirilerek yerine I. Mahmut çıkarılmış ve isyanda SadabatÕta 120Õden fazla köşk yağmalanmış, yakılıp, yıkılmış ve bazı devlet adamları öldürülmüştür. Koyu cahillik sebebiyle girişilen bu isyan hareketi de fiili irticaya örnek olarak gösterilen bir eylemdir.

d) Kabakçı Mustafa İsyanı

Yeniçeri ocağının durumunu ele alan III. Selim, açık fikirli ve yeniliğe taraftar kimselerden kurulu bir ekiple faaliyete geçerek "Nizamı Cedit" adı ile yeni bir askeri teşkilat kurmuştur. Ancak bundan rahatsızlık duyan Şeyhülislam Ataullah ve Sadaret Kaymakamı, vaizlere telkinlerde bulunarak, camilerde yaptıkları vaazlarda halkı, "askere ceket ve pantolon giydirip Frenk muallimlerine teslim eden" padişaha karşı kışkırtmalarını temin etmişlerdir. Devletin ileri gelenlerinden Tayyar Paşa da, "Müslümanlara kafir elbisesi giydirildi, şimdi ne sipahi ne yeniçeri var, cümlesi başı kalpaklı Frenk oldu. Bunları emreden padişahtır. Kendisinin dine ve halka hıyaneti meydandadır" demekten çekinmemiştir. Bunun üzerine ayaklanma olmuş, isyancıların başına geçen Kabakçı Mustafa, padişahın yakınlarından 11 kişiyi öldürmüş ve III. Selim tahtan indirilerek, 29 Mayıs 1807 tarihinde yerine IV. Mustafa geçirilmiştir. Bu hareket de, siyasi emellere İslamÕın alet edilmesi şeklinde kendini gösteren irticai bir nitelik arz etmektedir.

e) Alemdar Mustafa Paşa Olayı

Osmanlı tarihinde görülen bir başka irticai hareket de Alemdar Mustafa Paşa olayıdır. III. SelimÕin tahttan indirilmesinden sonra, NizamıceditÕin kaldırılması, IV. MustafaÕnın tahta geçirilmesi ve diğer gelişmeler, Tuna boyundaki Osmanlı ordusunda tepkiler yaratmıştır. Rusçuk Ayanı Alemdar Mustafa Paşa, 6.000 kişi ile İstanbulÕa yürümüş ve Kabakçı MustafaÕyı evinde bastırtarak öldürtmüştür. Bu hareket, III. SelimÕin tahta yeniden geçirilmesi maksadıyla yapılmasına rağmen, SelimÕin öldürülmesi nedeniyle II. Mahmud tahta geçirilmiştir. Bundan sonra Alemdar, geri kalan elebaşıları ortadan kaldırmıştır. NizamıceditÕi Sekbanıcedit adıyle yeniden kurmaya girişmiştir. Fakat yeniçeriler 15-16 Kasım 1808 gecesi, askerin dağınık olduğu bir sırada, BabıaliÕye yürüyerek AlemdarÕı sarmışlardır. Alemdar, cephaneliği, üzerindeki 500 kadar asi ile birlikte havaya uçurtmuştur.

f) 31 Mart Olayı

31 Mart vakıası Osmanlı tarihinde görülen en belirgin irtica hareketidir. Bu olaydan sonra irtica terimi TürkiyeÕnin siyasal ve toplumsal hayatında yerini almış ve sık sık gündeme gelir olmuştur. İkinci MeşrutiyetÕin ilanında (1908) rolü olan İttihat ve Terakkiye karşı, gerici gruplar İttihadı Muhammedi Cemiyetinin fikirlerini yayan "Volkan" gazetesi aracılığı ve Derviş VahdetiÕnin kalemi ile şiddetli bir muhalefet hareketi başlatmışlardır. "Mizan" ve "Serbestî" gazeteleri de bu kampanyaya katılmışlardır. OrduÕya katılan asker elbiseli bazı kimseler ve medreseliler; mektepli subaylarla hükümet ileri gelenlerinin kafir olduklarını, dini kaldıracaklarını telkin etmişlerdir. Bu propagandaların etkisi altında kalan TaşkışlaÕdaki avcı taburları, harekete geçmişler ve Sultan Ahmet meydanında toplanarak güya şeriatı kurtarmak üzere herkesi kendileriyle birleşmeye çağırmışlardır. 31 Mart Salı sabahı, İstanbul halkı tüfek sesleriyle uyanmıştır. Hamdi çavuş, kamacı ustası Arif ve bölük emini Mehmet adlı üç kişinin emrinde bulunan askerler, "şeriat isteriz" diye bağırmışlardır. Bunlardan bir grup meclise giderek, isteklerini dört madde halinde bildirmişler, ancak istekleri kabul edilmeyince, meclis başkanı Hüseyin Cahit zannettikleri Adliye Nazırı Nazım Paşayı ve İttihatçıların fikirlerini yayan "Tanin" gazetesi başyazarı Hüseyin Cahit zannettikleri Lazkiye mebusu Şekip Arslan Beyi öldürmüşlerdir. İsyana bir süre sonra donanma erleri de katılmış, Harbiye nezareti sarılmış ve bir kısım mektepli subaylar şehit edilmişlerdir.

İstanbulÕdaki bu irtica ayaklanmasını haber alan Selânik Redif TümeniÕnin aydın subayları ve ordu kumandanı Mahmut Şevket Paşa derhal harekete geçmişlerdir. Gönderilecek kuvvetin başına Hüseyin Hüsnü Paşa, kurmay başkanlığına da Mustafa Kemal getirilmiştir. Mustafa Kemal, İstanbulÕdaki irtica hareketini bastırmakla görevli olan bu orduya "Hareket Ordusu" adını vermiştir. Hareket ordusu 22-23 Nisan gecesi İstanbulÕu işgal etmiş, 24 NisanÕda asiler bertaraf edilerek, 25 NisanÕda örfî idare tesis edilmiştir.

Bu noktada şu hususun belirtilmesinde yarar görmekteyiz. 31 Mart OlayıÕna karşı çıkarak bu olaya tepkilerini açıkça ve cesur bir şekilde ortaya koyan ulema da çıkmıştır. Bu ulema irticayı öncelikle istibdadın geri gelmesi veya taraftarlığı olarak görme eğilimindeydiler. Ermenekli Mustafa Sabri Efendiye göre, eski devrin müstebidleri o günkü mürtecilerdi. 31 Mart OlayıÕnın ardından Cemiyet-i İlmiyye-i İslamiyye (Ulema Cemiyeti), tarafından yayınlanan BeyanuÕl-HakÕda, "Asker Evladlarımıza Hitabımız" başlığıyla yayınlanan beyannamede, olayı gerçekleştirmiş askerlere seslenilerek şöyle denilmiştir: "Sizin geçen günkü kıyamınızda biz neden yoktuk bilir misiniz? İstibdadın geri gelmesinden...".

Osmanlı döneminde dinin yüzeysel anlaşılması neticesinde ortaya çıkan bazı irtica tezahürlerine de rastlamaktayız. Bu bağlamda şu örnekleri zikredebiliriz:

1. Yüzyıllardan beri, özellikle hacdan sonra gelen bulaşıcı hastalıklar, imparatorluğun her tarafına dağılır ve pek çok kimsenin ölümüne sebep olurdu. O zamanın ulemasında hakim olan kanaate göre hastalıklar insanlara Allah tarafından verilmektedir; dolayısıyla hastalığa karşı tedbir almak AllahÕın iradesine karşı gelmek, salgın hastalıklara karşı karantina tedbirlerine baş vurmak da günah sayılmaktadır.

Bu yanlış kanaat milyonlarca MüslümanÕın hayatına mal olmuştur. Ancak 1830 yıllarında meydana gelen büyük bir veba salgını pek çok kimsenin ölümüne sebep olunca padişah II. Mahmud sarayında bir şerÕî meclis topladı. Bu meclis vebanın AllahÕın izniyle bulaşıcı olduğunu kabul etti. Sonra da bu hastalığa karşı korunma yollarının aranmasında dinin mani olmadığı hususunda fetva verildi.

Halbuki, Hz. Peygamber, bulaşıcı hastalık bulunan bir yere girilmemesini, böyle bir hastalık olan yerde yaşayanların da burayı terk etmemesini tavsiye etmiştir. Ayrıca, Hz. Ömer, Şam seferinde veba olan bir yere girilmemesini emretmiştir. Akla, mantığa ve bilime uygun düşen bu İslamî öğretiye rağmen yukarıda zikredilen anlayışı yaşatmaya çalışan zihniyet, elbette irticai bir zihniyet olarak değerlendirilmelidir.

2. Padişah III. Selim vatan savunmasının iyi bir şekilde yapılabilmesi için Yeniçerilere modern harp sanatını öğretmek maksadıyla talim yaptırmak istediğinde, ulemanın teşvikiyle yeniçeriler "bu talim gavur işidir" diyerek talim etmemişlerdir. Bu anlayış da tamamen İslamÕa aykırı, irticai bir anlayıştır. Zira KurÕan-ı KerimÕde Cenab-ı Hak, "Düşmanlara karşı gücünüz yettiği kadar kuvvet ve cihat için bağlanıp beslenen atlar hazırlayın" buyurarak, her türlü vasıtayı kullanarak düşmana karşı hazırlıklı olmayı emretmiştir.

g) Cumhuriyet Dönemindeki İrtica Eylemleri

İrticai eylemler Osmanlı dönemiyle sınırlı kalmamış, Cumhuriyetin kurulmasıyla birlikte girişilen devrimlere karşı tepki olmak üzere benzer hareketler de olagelmiştir. Şimdi bunların bazılarına bir göz atalım:

(1) Şeyh Sait İsyanı

Şeyh Sait, dinin elden gittiğini iddia ederek 11 Şubat 1925Õte, doğu illerinde isyan etmiştir. Bazı şeyhlerle ve yabancılarla işbirliği yapan ve onların maşası olan bazı kimselerin teşvikiyle, Genç, Elazığ, Ergani taraflarını almıştır. Gerçekleştirilen devrimlerden menfaatleri zarar gören kimseler ile eski devirden artakalmış siyaset adamları, bu ayaklanmadan ümide kapılmışlardır. Askerî harekatın yanı sıra "Hıyanet-i Vataniyye Kanunu"na bir madde ilave edilmiş; "Takrir-i Sükun Kanunu" çıkarılmıştır. Birisi AnkaraÕda, diğeri doğu illerinde görev yapmak üzere iki "istiklal mahkemesi" kurulmuş (07 Mart 1925); kısmi seferberlik ilan edilmiştir. Atatürk, bir beyanname çıkararak: -"mahiyetlerini din maskesi altında gizlemeye çalışanların teşebbüsü mahsulü olan bu hareketin bastırılması için bütün tedbirlerin alınmış olduğunu" duyurmuştur. Bu tedbirler sonucunda memleket ve devrimler büyük bir tehlikeden kurtulmuş ve asiler şiddetle bertaraf edilmiştir.

(2) Menemen Olayı

Bazı kimseler Mustafa Kemal tarafından gerçekleştirilen inkılapları yok etmek için, Cumhuriyet Halk Fırkasını devirmeye çalışmışlar; "Serbest Cumhuriyet Fırkası" adlı yeni bir partinin kuruluşunu ve bir kısım aydınların ona girişini devrimlerde ayrılık belirtisi sanarak faaliyete geçmişlerdir. Bu arada kaldırılmış olan tarikatlar, şeyhleri ve dervişleri ile birlikte yeniden ortaya çıkmışlardır. Yeni parti çevresinde gizli irtica hareketleri başlamıştır. Bunun sonucu olarak Nakşibendi tarikatı mensuplarından Derviş Mehmed ismindeki gerici, aynı tarikattan olan müritleri ile Menemen Kasabasını 23 Aralık 1930 tarihinde basmıştır. Kendisine engel olmak isteyen yedeksubay KubilayÕı önce vurarak şehit etmiş, sonra da bıçakla başını boynundan ayırmışlardır. Başını yeşil bir bayrağın direği ucuna takarak halkı ayaklanmaya teşvik etmişlerdir. Ordu zamanında müdahale ederek bu isyan hareketini şiddetle bastırmıştır.

31 Mart Vakıası Osmanlı döneminin en belirgin irticai bir hareketi olarak telakki ediliyorsa, Menemen olayı da aynı şekilde Cumhuriyet döneminin en bariz irticai bir hareketi olarak değerlendirilmektedir.

Tarihte meydana gelen bu ve benzeri irticai eylemler ciddi bir şekilde incelendiğinde, bu hadiselerin, doğrudan dinden kaynaklanmadığı, eylemcilerin şahsi, siyasi ve iktisadi amaçlarına rahat ulaşabilmek için ve halk nezdinde kolayca taban bulabilmek için dini kullandıkları açıkça ortaya çıkacaktır. Bir başka deyişle din, iktidar mücadelesine, ekonomik çıkarlara ve diğer şahsi menfaatlere alet edilmiştir. Yukarıda örneğini verdiğimiz olaylar tek tek ele alındığında bu görülecektir. Örneğin, Genç Osman isyanının asıl sebebi, yeniçeri ve sipahilerin ortadan kaldırılmalarına karşı, bu kişilerin varlıklarını sürdürebilmek için ve bunların üzerinden nüfuz sağlayan bazı yöneticilerin geliştirdikleri tepkileridir. Burada dînî bir sebep söz konusu değildir. Aynı şekilde, diğer isyanların da altında, kaybedilen menfaat ve çıkar kaygıları, nüfuz kaybı gibi nedenler yatmaktadır. Fakat hepsinde de, din istismar edilerek, bir kalkan olarak kullanılmıştır.

Sosyolog Prof. Dr. İsmayıl Hakkı BALTACIOĞLU nun bu konudaki değerlendirmesi şöyledir:

"Toplumumuzda din karşısında, özellikle dînî terbiye ve eğitim almamış şahısların durumunu şöyle sınıflandırabiliriz: Dînî bir terbiye almayan vatandaşlardan bir kısmı, çeşitli menfi tesirler altında, içindeki fıtrî hissi boğarak her kıymeti inkar edip menfî bir tavır takınmakta ve dindarları da geri fikirli yobaz, inkılap düşmanı olarak göstermektedirler. Bir kısmı, her şeye lakayıt kalıp, dindarlığı, mevlit okutup, aşure pişirmekten ibaret zannederler. Bu kategoriye girenler oldukça fazladır. Diğer bir kısmı da, içindeki fıtrî dînî hislerini tatmin için, bazı cahillerin peşine takılırlar; onların söyledikleri her şeyi dînîn icabı sayarlar. İşte dînî kültürden mahrum, her türlü telkine müsait bu halk kitleleri, bir taraftan cahillerin telkinleri, diğer taraftan biraz sonra açıklanacak diğer faktörlerin etkisiyle çeşitli müessif irticaî hareketlere baş vururlar.

Bu zümre, kulaktan dolma işittikleri veya gördükleri her şeyi, müspet olsun, menfi olsun dînî bir vecibe kabul ederler. Mesela, İslamiyetÕte yeri olmamasına rağmen, türbelere mum dikmek gibi davranışları bir vecibe olarak görürler. Bu gruptakiler, inandıkları şeyleri, yarım yamalak yaparken, bunların karşılarına, birinci kategoride zikredilen, kendini ileri fikirli sanan birinci zümreye mensup şahıslar çıkar ve bunları mürtecilik, yobazlık, inkılap düşmanlığıyla itham ederler. Buna karşı, müdafaasız ve hiçbir tepki gösterme imkanına sahip olmayan insanlar, hislerini, öfkelerini şuur altına atmaktadırlar. Emniyet supaplarından yoksun bir kazanda biriken buharın günün birinde infilaka sebebiyet verdiği gibi, bu insanların ruhlarındaki kompleksler de bazen gayet sudan sebeplerle cemiyet nizamlarını çiğnemek suretiyle aksülâmellere yol açarlar. İşte zahiri sebepler ne olursa olsun, hakiki sebeplerin köklerini bu noktalarda aramak gerekir."

Muhafazası şart gelenekleri yok etmeye varan anlayışlar, irtica temayüllerini kuvvetlendiren bir unsur olarak görülmelidir. Her aksiyonun, şiddeti nispetinde reaksiyon uyandırması sosyolojik bir gerçektir. Bu husus, fizikteki "etki tepkiye denktir" kuralının sosyal alana yansıması olarak düşünülebilir. Mesela, namus mefhumu, toplumumuzda yerleşmiş köklü bir olgudur. Bu nedenle, bu mefhumu zedeleyecek veya ortadan kaldırabilecek bir hareket tarzı toplumun şiddetli reaksiyonuna muhatap olacaktır.

Şu halde, oluşturulacak stratejilerde toplumun kutsal sayılan değerleri mutlaka nazarı itibara alınmalıdır.


Bilgi Güçtür ,Paylaştıkça Büyür !__________ 984192 ziyaretçi (5805888 klik) __________Paylaşmaya Devam Ediyoruz :))
ONLİNE , STAND UP , TİYATRO , OYUNLARI , SHOW , GÖSTERİLERİ , FULL , İZLE , METİN , TEXT , SENARYO , HİKAYELER , MASALLAR , KARİKATÜRLER , BELGESELLER , BİYOGRAFİSİ , TARİHİ , DÖKÜMANI , CANLI , KOMİK , EĞLENCELİ , 0YUNU , TİYATROSU , TEXTLERİ


=> Sen de ücretsiz bir internet sitesi kurmak ister misin? O zaman burayı tıkla! <=